TÜRKİYE’NİN ÇEHRESİ: SİSTEM BOŞLUK KABUL EDER Mİ?

Yazar: Zeynep AKINCI

Yaşadığımız topraklar, toplumsal yapısı açısından “tekilci” bir kültüre sahiptir. Tekilci bir kültürde, bireylerin birbirlerine yapacakları muameleyi belirleyen, aralarındaki kişisel bir ilişinin olup olmadığı, aynı gruptan olup olmadıkları, kısacası aynı amaca hizmet edip etmedikleridir. Bu tekilci kültürün izleri, aslında bize ülkemizde yaşanan her olayda, en başta siyasi, hukuki ve ekonomik durumlarda, kendini fazlasıyla hissettiriyor. Objektif yaklaşımlardan ve evrensel düşünüşten uzak bir çerçevede olan tekilci anlayış, bize genel siyasi ve toplumsal yapı için epey büyük mesajlar veriyor. Gelin daha detaylı bir şekilde inceleyelim.

TEKİLCİ KÜLTÜRÜN İZLERİ

 Türkiye gibi tekilci kültürlerde kişilerarası ilişkiler her şeyden önce tutulur. Yani bir sosyal ilişkide yakınlık kurulmadığı müddetçe diğer taraf bir nevi yabancı olarak görülür. Fakat bu durum sosyal ilişkilerle kalmayıp pek çok davranış sisteminde meydana çıkabiliyor. Bu konuya İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kıymetli hocalarından, derslerini dinlemekten keyif aldığım, Doçent Doktor Murat Önderman, “Türkiye’de Tekilci Kültür, Hukukilik ve Armağan Ekonomisi” adlı makalesinde şöyle değiniyor: “..tekilcilik belirli bir toplumda her tür grup veya çevre arasındaki ilişkilerde ortaya çıkabileceği gibi, çifte standartlılık, yabancıya karşı kayıtsızlık, kayırmacılık, nepotizm, siyasal patronaj gibi ahlaki boyutu da olan bazı davranış veya sistemlerde de görünün kazanıyor.” Buradan da anlayacağımız üzere Türkiye gibi kolektivistik değerlere ve heterojen bir yapıya sahip toplumlarda, aileye bir kutsallık atfetme, hısım akrabalık ilişkilerine kıymet verme ve bu sebepten yakınına öncelik tanıma gibi anlayışlar statüye bakmaksızın toplumun neredeyse her tabakasında işliyor. Böyle bir iklimde siyasetin ve siyasilerin, hele ki gücü elinde bulunduran iktidarın kendine yakın olan tabakayı, yine kendine yakın mevkilere getirme arzusu su götürmez bir gerçektir. İktidarda kim olursa olsun bu devam edecektir çünkü toplum bu yapıyla özdeşleşmiştir. Kendinden olmayana karşı müthiş büyük bir mesafe ve önyargı barındırır.

 Bu yaklaşım ne yazık ki birçok alanda kabul edilebilir hale gelmiştir fakat kabul edilmesi en güç alanlardan biri hukuktur. Bu yüzdendir ki, toplumun adalete, yargının bağımsızlığına ve yargı önünde eşit muameleye beslediği güvenin zarar görmesi, ülke genelinde büyük yankılar uyandırabilir. Adaletin varlığına duyulan güvenin sarsıntılar geçirmesi o toplum için kırılma noktaların en büyüğüdür belki de. Bu tür kırılmalar sadece kovuşturma süreçlerinde değil, herhangi bir işin/projenin oluşum aşamasında örneğin bir projenin ruhsat alabilmesi, ÇED raporlarına uygun olmayan projelerin de kabul alması, yakınlık/yandaşlık ilişkileri gözetilerek liyakat esaslı ihaleler yapılmaması gibi durumlarda da karşımıza çıkabilir. Hukukun tam manasıyla yerine getirildiği hallerde mantıken fiili durum yasaya uymadığı takdirde bunun iptali amaçlanır ama hukukun üstünlüğüne halel gelmiş kültürlerde yasalar fiili duruma uydurulur. İşte böyle zamanlarda bazen maddi kaygılarla bazen tekilci kültürün gerektirdiği yakınını gözetme algısıyla işlenen fiiller, toplumun hem hukukun üstünlüğüne hem de iktidar sahiplerine olan güveninin hasar görmesine sebep olur. Peki Türkiye bu tabloda nerede?

TÜRKİYE’DE HUKUK

 Murat Önderman hoca aynı makalesinde şöyle ifade ediyor: “Ahlaki tekilcilik ise, kişilerin aynı kategorideki fiilleri, faillerine ve faillerin gruplarına bağlı olarak, farklı ahlaki değer standartlarına göre değerlendirmeleri anlamına gelir. Böylece bireylerin değer standartlarının faillere veya muhataplara göre farklılaşması, Türkiye’de çok sık rastlandığı gibi, aynı kategorideki davranışlara ilişkin olarak farklı, hatta birbirine karşıt değer yargılarında bulunmalarına neden olur… Böyle bir toplumsal bağlamda, bireysel davranışta evrenselleştirilebilirlik ölçütünün uygulanması ve genel, soyut kuralların gözetilmesini içeren bir hukukilik motivasyonunun güçlü olması beklenemez.” Buradaki şahane tespitten hareketle şöyle ifade edebiliriz: Türkiye’de sosyal normlar, yasalardan önce gelir. Bu da az evvel de belirttiğimiz üzere, yasalar pek çok zaman fiillere uydurulur. Çünkü Türkiye’deki otoriter zihniyet, zaman zaman tekilci ve ortama göre değişkenlik gösterebilen hukuki bir tavır sergileyebiliyor. Bu yüzden ortada iki ayrı özne tarafından işlenen aynı nitelikle bir fiil varsa, hatta bu fiil bir suç dahi olsa, ahlaki tekilciliğin neticesi olarak “bizimkiler, bizden olanlar” yaptığında kabul edilebilir ve desteklenebilir bir hal alır.

 Yakın zamanda sarf ettiği sözler neticesinde tutuklanarak cezaevine gönderilen sanatçı Gülşen bağlamından hareketle de birkaç söz etmek istiyorum. Hiçbir insan yaşadığı toplumdaki herhangi bir güruhun geneline yönelik onur kırıcı bir cümle sarf etmemelidir. Gülşen’in bahsi geçen videoda söz ettiği şahsın ait olduğu topluluğun tamamına yönelik önyargısı ve bunu milyonlarca insanın izleyeceğini bilerek ifade etmesi şahsım adına kabul edilebilir değildir. Ama az evvel de üzerinde ısrarla durduğum gibi, Türkiye çifte standardı içinde barındıran ve bunu artık her alanda hissedebildiğimiz bir ülke haline geldi. Eğer ortada bir hassasiyet gösterilecekse, bu durum her güruha edilen kötü sözler için de gösterilmeli. Çünkü toplum olarak her konuya bilgimiz(!) ve yorumumuz(!) profesyonel derecedeymiş gibi olduğundan, haddini aşan, üstüne vazife olmayan insanların fikirlerine de genel ve evrensel hukuk kurallarının nüfuz etmesi şart. Umarım adaletin her şahsa ve gruba eşit bir şekilde işleyeceği bir sistem uzakta değildir.

KAYNAKÇA

  • Murat Önderman, İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, “Türkiye’de Tekilci Kültür, Hukukilik ve Armağan Ekonomisi”, Ekim 2001.

İlginizi çekebilecekler

İnternet sitemizden en verimli şekilde faydalanabilmeniz için "ÇEREZ" kullanıyoruz. Toplanan verilerle ilgili düzenlemelere internet sitemizde yer alan Gizlilik Politikasından ulaşabilirsiniz. Kabul et. Detaylar